Kısa hikayeler bölümümüzde bu defa bir şeyin değerini nasıl bileceğimiz üzerinde duracağız. Değerli yüzük hikayesi, bize bilginin önemini anlatır. Çünkü bilginin, insanı farklı kılan insanı yücelten bir tarafı vardır. Bildikçe bildiklerini uyguladıkça değişir insan. Değişmeyen her şey ise sönüp gitmeye mahkumdur.

Kısa Hikayeler – Değerli Yüzük Hikayesi

Değerli yüzük hikayesi, genç bir adamın yaşlı ve bilge kişilerle ilgili olumsuz düşüncelerini ustasına  anlatmasıyla başlar. Bunu gören ustası ona  bir ders vermek ister. Genç adamı yanına çağırır ve parmağındaki yüzüğü eline vererek şöyle  der:

Genç adam ustasının  verdiği yüzüğü  aldı ve pazara satmaya gitti. Fakat kimse yüzüğe  on gümüşten fazla vermiyordu. Sonunda umutsuzca  ustasının  yanına gitti ve olanları anlattı. Ustası  yüzüğü uzatan çırağın elindeki  yüzüğünü almayarak ona yeni bir görev  verdi:

Kısa Hikayeler – Sihirli Bir Dokunuş Hikayesi >>

Genç  adam  bu seferde  kuyumcunun yolunu tuttu. Kuyumcu ona: “Bu yüzük  için  bin altın  verebilirim.” dedi. Genç adam kuyumcunun verdiği cevap karşısında şaşkınlığını  gizleyemeyerek heyecanlı bir şekilde  ustasına olanları anlatmaya gitti. Ustası, genç  adama asla unutamayacağı  bir ders verdi:

“Dünyadaki her varlığın gerçek  değerini  anlaman için çok çalışıp, okuman  o işin  uzmanı  olman  gerekir. “

Kıssadan Hisse

Değerli yüzük hikayesi bize bir şeyin değerini, o şey hakkında bilgili olan birinin anlayabileceğini anlatmaktadır. Bir işin amatörü veya uzmanı olmanın da yolu buradan geçiyor. Gerçek değeri meydana getiren şey ise şüphesiz harcanan zaman ve verilen emektir. Kendi işinizin değerini  oluşturacak olan sizlersiniz. Bu değeri işinize, eğitimimize verdiğimiz önem doğrultusunda oluşturacak olan sizlersiniz.

Kısa Hikayeler – Agave Kaktüsü Hikayesi >>

Bugünkü kısa hikayeler bölümümüzde, hayallerinden vazgeçmeyen bir öğrencinin hikayesini sizlerle paylaşacağız. Kendi hedeflerinin, hayallerinin peşinden koşan insanların bakış açısı sizlerle olsun.

Hayatımızda sürekli bir şeylerin peşinden koşuyoruz. Kimi hayallerinin peşinden koşar, kimi ise kendisinden beklenenlerin… Kiminin ise hayali bile yok. Hayat nereye götürüyorsa oraya gidiyorlar. Ama Oprah Winfrey’in de dediği gibi, “Çıkabileceğiniz en büyük macera hayal ettiğiniz hayatı yaşamaktır.”

Kısa Hikayeler: Hayallerinden Vazgeçmeyen Öğrenci

Saniyeler, dakikalar, günler göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor. Hayat sandığınızdan daha da kısa. Bu kısıtlı zamanda başkalarının hayallerini gerçekleştirmek yerine kendi hayallerinizin peşinden gidin, kendinizi gerçekleştirin. İnsan en çok yapmadıklarından pişman olur. Hata yapmaktan mı korkuyorsunuz? Olsun. Hata yapın. Arada hata yapmak, hiç yapmamış olmaktan ve hayat amacını bulmamış olmaktan daha hafiftir.

Avustralya’da yıllarca evlerinde ölümü bekleyen hastalarla çalışan hemşire Bronnie Ware, emekli olduktan sonra yazdığı kitabında insanların hayatlarının son günlerinde en çok neye pişman olduklarından bahsetmiştir: “Keşke başkalarının benden beklediği hayatı sürmek yerine düşlerimi gerçekleştirme cesaretim olsaydı. Keşke duygularımı dile getirmeye cesaretim olsaydı. Keşke sevdiğim işte çalışsaydım ve sevdiğim insanlarla beraber huzurlu bir şekilde yaşasaydım.” …

Kısa Hikayeler: Hangisi Daha Etkili? >>

Hayatınızı sevmediğiniz, nefret ettiğiniz şeyler yaparak harcamayın. Yaşadığınız bazı olumsuzluklar, üzerinizde olan sorumluluklar hayallerinizin peşinden gitmeyi bırakmanıza sebep olabilir. Zorluklarla ya da engellerle karşılaştığınızda Steve Jobs‘un sözünü aklınıza getirin:

“Bu hayatta zamanınız kısıtlı. Bu yüzden onu başkalarının hayatını yaşayarak harcamayın. Başkalarının düşüncelerinin sonuçlarıyla yaşama dogmasına takılıp kalmayın. Başka insanların fikirlerinin gürültüsünün kendi kalbinizin sesini duymanızı engellemesine izin vermeyin ve en önemlisi kalbinizin ve sezgilerinizin yolundan gidecek cesarete sahip olun. Kalbiniz ve sezgileriniz ne yapmak istediğinizi belirler. Bunun dışındaki her şey teferruattır.”

Hayallerinden Vazgeçmeyen Öğrencinin Hikayesi

Kısa Hikayeler: Hayallerinden Vazgeçmeyen Öğrenci - Hayal etmek, hayalinizi gerçekleştirmek, hayalinizdeki hayatı yaşamak hayata karşı kazandığınız bir zaferdir.

Hayal etmek, hayalinizi gerçekleştirmek, hayalinizdeki hayatı yaşamak hayata karşı kazandığınız bir zaferdir. Hayallerinizi kimse sizin yerinize gerçekleştirmeyecek ya da sihirli bir değnekle gerçekleşmeyecek. Siz hareketi yönetmelisiniz.

Kısa Hikayeler: Bir Şeyin Değerini Kim Bilir? >>

Bu tutku içinizden gelmeli. Çünkü hayallerinizi gerçekleştirmenin yolu, onu tutkulu bir biçimde arzulamak ve gerçekleşeceğine inanmaktır. Size iyi gelecek, tutkularınıza hitap edecek şeyler yapmaya zaman ayırın. Size maddi getirisi olmasa bile bunu yapın. Bu konuyla ilgili güzel bir kısa hikaye paylaşmak istiyorum:

Bir kasabada babası çiftlikte uşaklık yapan bir çocuk yaşarmış. Bu çocuğun büyük hayalleri varmış. Bir gün okulda öğretmen “gerçekleşebilecek hayalleriniz” ile ilgili bir kompozisyon ödevi hazırlayın, demiş. Çocuk kompozisyonda hayalini anlatmış. “Yüzlerce atın bulunduğu bir çiftlik sahibi olmak istiyorum. Hatta çiftliğin planını bile çizdim. Okul hayatım devam ederken bu planımı gerçekleştireceğim ve para biriktirip projeme parasal destek arayacağım. Alacağım destek ile çiftliğin altyapısını oluşturup sonra zengin at sahiplerinin atlarını burada ağırlayıp onlardan para kazanacağım.” demiş. Çocuk ödevini öğretmene teslim eder ve sonuçlar açıklanır.

Çocuğa sıfır verir. Çocuk nedenini sorar. Öğretmen ise, bu hayalini gerçekleştirmesinin mümkün olmayacağını, durumlarının iyi olmadığını, kimsenin de bu planı dikkate almayacağını söyler ve yeniden aynı konuda bir kompozisyon yazmasını ister. Çocuk ödevini babasına gösterir: “Baba, ben hayallerimi değiştirmek istemiyorum” der. Babası ise: “Oğlum, hayat senin. Eğer bu hayalin seni mutlu edecekse, kararlı ve güçlü ol. Buna inan ve değişme.“ Ertesi gün çocuk kompozisyonu değiştirmeden öğretmenine verir. Öğretmen: “ Neden değiştirmedin oğlum?” der. Çocuğun cevabı ise şudur: “Öğretmenim siz sıfır vermekten vazgeçmeyin, ben de hayallerimden.”

Kıssadan Hisse

Bu kısa hikaye sonucundan çıkartılacak kıssadan hisse, siz de hayallerinizden vazgeçmeyin. Kendinize güvenin. Bir gün hayallerinize gerçekleştirdiğinizde, hayalinizdeki hayatı yaşadığınızda, geriye dönüp, nereden nereye geldiğinize, neler başardığınıza, nasıl başardığınıza bakıp şaşıracaksınız. Bu süreçte; cesaretinizin kırıldığı, kendinizi kaybolmuş hissettiğiniz anları hatırlayacaksınız. Sizin gibi hisseden, kendinden şüphe duyan birçok insan var. Siz de bu insanlar için bir umut olabilirsiniz. Bu da hayatınızda yaşayabileceğiniz çok güzel duygulardan biridir.

Bugünkü kısa hikayeler bölümümüzde 100 yaşındaki bir dedeniz nasihatleri üzerinde duracağız. Hayatınızı nasıl daha anlamlı kılabilirsiniz? Dolu dolu yaşamak için yapmanız gerekenler nelerdir? Gibi soruların cevabını bulacaksınız.

Kısa Hikayeler: 100 Yaşındaki Bir Dedenin Nasihatleri

Büyüklerin sözlerini ne kadar dinliyoruz? Bize nasihat vermeye başlandığında hemen rahatsız oluruz. Oysa onların nasihatlerini kulak ardı etmek, bazen başımızı sıkıntıya sokabilir. Onlar bizim yaşadıklarımızı tecrübe edinmiş, öğrenmiş kişilerdir. Birçok bilgiyi tecrübeleri sayesinde elde etmişlerdir yani bizden oldukça tecrübelidirler. Bu yüzden onların sözleri boş değildir, yabana atmamak gerekir.

Kısa Hikayeler: Güzel Bakan Güzel Görür Mü? >>

Hayattan gerçekten zevk almak ve hayatta başarılı olmak için tecrübeler adeta bir deniz feneri özelliğindedir. Bu nedenle sizinle kısa hikayeler kısmında 100 yaşındaki dedenin verdiği öğütleri paylaşmak istiyorum:

İşleri ne olursa olsun yaşamak için çalışan herkese saygı duy.

Kıssadan Hisse

Kıssadan hisseye gelecek olursak, burada bahsedilen maddeleri hemen uygulamaya koyulmalıyız. Hayatınızdan memnun olmayabilirsiniz. Bulunduğunuz yeri değiştirmek için yol arıyor olabilirsiniz. Gerçekten kişiliğinizi değiştirmek istiyor da olabilirsiniz. Bu yüzden yukarıda bahsettiğimiz maddeler sizin değişim yolunda ışığınız olabilir. Dedenin bu nasihatlerinden sonra güzel bir sözle bitirelim.

“Tecrübe başından geçenler değil, başından geçenlerin bıraktığı izlerdir.” – A. Huxley

Kısa Hikayeler: Hayallerinden Vazgeçmeyen Öğrenci >>

Bugünkü kısa hikayeler bölümümüzde Ala Geyik Hikayesi’ni sizlerle paylaşacağız. Bu başarı hikayesi bize hayatta karşılaşacağımız sorunlar için tedbirler almak, ön yargılar konusunda bakış açısı vermektedir. Peki nedir bu hikaye, gelin birlikte okuyalım.

Dün geldim meclisine,
İstiyorsan taşla beni
Önyargıyla dostluk olmaz
İstersen tanı, bil beni.

Yukarıda paylaştığım Nuray Ülker’in şiirinden de anlaşılacağı gibi bu kısa hikayemizde, yani ala geyik hikayesi içerisinde peşin hüküm vermek / ön yargı konusuna değineceğiz.

Kısa Hikayeler: Sağlam Ağaçlar En Sert Rüzgarlarda Yetişir >>

Kısa Hikayeler: Ala geyik hikayesi

Networkokulu - Kısa hikayler: Ala geyik hikayesi

İnsan dünyaya geldiğinde ilk ailesini görür. Aileden çevre ve oradan da sosyo-kültürel bir ortamda bulur kendini. Bulunduğu çevrenin dilini, dinini, ahlakını, adaletini, kurallarını ve birçok değerleri benimsemiştir. Onların günlük hayatını, davranış biçimlerini öğrenir ve kişi bunları kabul ederken peşin hükümlü olmaktan da kendini alıkoyamaz. Kişi kendi çevresinden nereye giderse gitsin, diğer çevrelere nüfuz ettikçe insanlar arasında peşin hüküm de kaçınılmaz olacaktır.

Kısa Hikayeler: 100 Yaşında Bir Dededen Nasihatler >>

Herkese ve her olaya kendi doğrularından bakan insanlardan bireysel ve toplumsal fayda görülmez. Peşin hükümlerin en büyük kaynağı bilgisizliktir. Başkaları veya bir olay hakkında doğru olup olmadığı bilinmeden, daha fazla araştırmadan, bilgi edinmeden bir hükme varıyoruz. Kişilerin giyim tarzına, mesleklerine, kullandığı cümlelere bakarak kendi değerlerine göre algılıyor, karşımızdaki insanı tanımak yerine etiketlemeyi tercih ediyoruz.

Bunun kötü tarafı ise bu etiketlenme yalan yanlış da olsa değiştirmek pek mümkün değil. Zanlarımızın, hükümlerimizin gerçek hayatta karşılığı olmadığı , hata ettiğimizi, yanıldığımızı anladığımız zaman pişman oluruz, kendimize kızarız. Bu konuda Ernest Hemingway’in sözünü paylaşmak yerinde olacaktır:

Tepki göstermeden önce düşün
Harcamadan önce kazan
Eleştirmeden önce bekle
Pes etmeden önce dene
Ayrılmadan önce hatırla
Ne yaparsan yap
Öncesini bil…

Kısa Hikayeler: Sihirli Bir Dokunuş >>

Hemingway’in tavsiyesinden sonra bize ders verecek olan ala geyik hikayesini sizinle paylaşmak istiyorum:

Ala geyiğin biri ormanda gönlünce yaşıyormuş. Fakat bir gün ormana avcılar gelmiş. Oklarını ala geyiğe nişanlayıp atmışlar. Alageyik canını kurtarmış fakat atılan oklardan biri alageyiğin gözlerinden birine saplanmış. Alageyiğin bir gözünü kör etmiş. Alageyik tek gözünü kaybettiği için çok üzülmüş fakat hayat devam ediyor. Acısını içine gömüp bu şekilde yaşamaya alışmaya başlamış.

Tek gözle tehlikelere karşı daha dikkatli olmalıyım diyor, her gittiği yerde tedbir almaya çalışıyormuş. Alageyik bir gün otlayıp karnını doyurmak için göl kenarına gitmiş. Bir yandan da tedbir almak için: “ En iyisi tek gözümü ormandan yana çevireyim. Bir tehlike veya avcılar gelirse ormandan gelir tetikte olmalıyım. Arka tarafa bakmasam da, görmesem de olur. Çünkü orası göl, oradan bir tehlike gelmez. Böylece rahatlıkla karnımı doyururum.” diye düşünmüş. Böylece Alageyik yeşil otları yemeye başlamış.

Kısa Hikayeler: 100 Yaşındaki Bir Dededen Nasihatler >>

Tek gözü de devamlı orman tarafında, gelecek tehlikeleri haber vermek üzere tetikteymiş. Bu arada göl tarafında neler olup bittiğinden haberi yokmuş. Çünkü oradan tehlike gelebileceğini düşünmüyormuş. Bir süre sonra gölde bir sandal belirmiş. Sandalın içinde de bir sürü avcı varmış. Geyiği görür görmez oklarına sarılmışlar. Atış menziline girince de oklarını salıvermişler. Okları yiyen geyik yere yıkılıvermiş. Son nefesini verirken: “Ah ah! Gölden tehlike gelebileceğini hiç düşünmedim. Bana göre düşman karadan, ormandan gelecekti. Halbuki ölüm hiç değer vermediğim gölden gelip beni buldu.”

Kıssadan hisse

Bu kısa hikayemizde ala geyik hikayesi ile sizlerle buluştuk. Çıkarılacak kıssadan hisse ise, geyik, ormanda saldırıya uğradığı için, tekrar ormandan saldırı geleceğini düşündü ve fazla tedbir almaya gerek duymadı. Bazen güvenilir, iyi dediğimiz yerlerden beklenmedik zararlar görebiliriz. Ya da tam tersi; bir şeyin tehlikeli, riskli olduğunu düşünürüz oysa güvenilir olduğunu anlarız. Yani evdeki hesap çarşıya uymayabiliyor. Hiçbir zaman peşin hükümlü olmamalıyız.

Ala geyik hikayesini Samuel Johnson’un bir sözüyle bitirmek istiyorum:

“Peşin hükümlü, önyargılı olmak daima zayıf olmak demektir.”

Kısa Hikayeler: Sahip Olduklarımızın Değerini Biliyor Muyuz? >>

Hangisi Daha Etkili? Adlı kısa hikayemiz ile sizlerleyiz. Başarı yolunda hikayelerin değeri hiç bir şekilde ölçülemez. Düşüncelerinizi kavramlarla daha somut hale dönüştürebilirsiniz.

Merhamet; bir kimsenin veya başka bir canlının karşılaştığı kötü durumlardan dolayı üzüntü duymak, şefkat göstermektir. Ancak şefkat ise, bir canlının karşılaştığı kötü durumlardan dolayı üzülme ve bu sıkıntılardan kurtulmasına yardımcı olmaktır. Dikkat ederseniz merhamet ve şefkat birbirlerini tamamlayan duygulardır. Bu duyguların kökeninde sevgi ve yardımlaşma vardır ve bu duygular insanı yücelten erdemlerdir.

Ayrıca bu duygular, empati kurarak güçlenebilir. Olaylara ve insanlara karşı empati kuramayan kişinin bu duyguları zedelenebilir. Şefkat ve merhamet toplumda huzurun ve mutluluğun olması, güven ortamının sağlanması için insanlar tarafından benimsenmesi ve yayılması gerekmektedir. Böylece toplumda huzursuzluk ve kargaşa da azaltılmış olur. Yaşamımızda merhamet duygusu yaygınlaşmadığı takdirde şefkatten yoksun insanlar zayıf ve güçsüz insanları ezer.

Kısa Hikayeler – Konfor Alanından Çık >>

Kısa Hikayeler – Acaba hangisi daha etkili?

Kısa hikayeler - Günlük hayatınızda bu iki duyguyu yaşarsanız; sevgi, iyilik, güzellik gibi olumlu sonuçlar alırsınız.

Günlük hayatınızda bu iki duyguyu yaşarsanız; sevgi, iyilik, güzellik gibi olumlu sonuçlar alırsınız. Merhametli bir insan çevresindeki insanlara önem verir, başkalarının sıkıntılarına duyarsız kalmaz, çözüm için de onlara yardımcı olmaya çalışır. Zulme karşı direnip zalime karşı mazlumun yanında yer alır ve onları korurlar. Bunu bir kısa hikaye ile pekiştirmiş olalım. Hikaye, şefkat ve merhametle yaklaşan Güneş ile sert ve saldırgan bir şekilde yaklaşan a ders vermesi ile ilgili. Güneş ile Rüzgar bir gün tartışıyorlarmış. Rüzgar, Güneş’e:

Kısa Hikayeler – Başkaları Gibi Mi Düşünüyorsunuz? >>

– “Ben senden daha güçlüyüm” demiş. Güneş:

– “Hayır, ben senden daha güçlüyüm” diye cevap vermiş. Bunun üzerine Rüzgar:

– “Ben daha güçlü olduğumu sana kanıtlayacağım. Şu karşıda duran paltolu, yaşlı adamı görüyor musun? Ben bu yaşlı adamın paltosunu senden daha hızlı çıkarırım.” demiş.

Güneş ise “tamam” deyip bir bulutun arkasında çekilmiş. Rüzgar kasırga şiddetinde esmeye başlamış. Ne kadar sert bir şekilde eserse essin ihtiyar adam paltosuna daha sıkı sarılıyormuş. Sonunda Rüzgar pes etmiş. Sıra gelmiş Güneş’e. Güneş adama nazikçe gülümsemiş. Güneş gülümsedikçe adam sıcaklamış ve terini silip paltosunu çıkarmış. Sonra Güneş, Rüzgara dönüp:

-“Nazik ve dostça davranmak, şiddet ve zorba bir şekilde davranmaktan daha etkilidir.”

Kıssadan hisse

Gelelim kıssadan hisse bölümümüze. Bu kısa hikayemizde Güneş, sevgi ile yaklaşmış ve başarılı olmuştur. Rüzgar ise aksi bir yol izlemiş, sert ve yıkıcı bir şekilde yaklaşarak alacağı dersi almıştır. Yani şefkat ve merhamet hem karşınızdaki insanın kalbini hem de sizin kalbinizi yumuşatır. Öfke, kin, nefret, zorba, saldırganlık gibi negatif duygular ise ateşe odun atılması gibi etki oluşturur.

“Şefkat öyle bir dildir ki sağır da işitebilir, kör de okuyabilir.” Mark Twain

Kısa Hikayeler – Güzel Görmek İçin Bu Gerekli! >>

Birçok insan, yaptığı hamlelerde başarısız olunca; hayallerine, hedeflerine giden yolda düşünce hemen vazgeçme eğilimine girer ve başarısızlığı bir son olarak görürler. Başarısızlık bir son olmadığı gibi belki de başarının başlangıcıdır. Bebekleri ele alalım. Ayaklarının üzerinde durmaya çalışır, düşer. Bir adım atar, düşer. Birkaç adım daha atar ve yine düşer ama denemeye devam eder. Ta ki yürümeye başlayana dek. Peki biz ilk adımı attığımızda vazgeçseydik ne olurdu? Yürümeyi öğrenemezdik.

Ben Sweetland, başarıyı bir yolculuk olarak gördüğünü, başarısızlığın ise bu yolculuğun ilk adımı olduğunu söylemiştir. Bu yüzden başarısızlığa bir son gözüyle bakılmaması gerekir. Önemli olan bu başarısızlıktan tecrübe edinmektir. Başarılar tecrübeler yumağından oluşur.

Aldous Huxley’in bu konu hakkında muhteşem bir sözü vardır:

“Bir insanın tecrübesini başından ne geçtiği değil, başından geçenlerden nasıl yararlandığı gösterir.”

Gelin başarısız olan bir adamın öyküsünü okuyalım:

Bu adam,

52 yaşında Amerika Birleşik Devletleri’ne başkan seçilmiş kişidir ve adı da Abraham Lincoln’dur. Eğer o bu olayları başarısızlık olarak nitelendirseydi acaba başkan olabilir miydi?

Mümkün değil.

Başarısız olmaktan korkmayın. Başarısızlıklarınızı değerlendirin ve harekete geçin. Başarısızlığı bir son olarak görürseniz korkunuz artar ve bu korku sizin hareketinizi kısıtlar. Başarısızlığı, başarı yolunda hız kazanmak için dinlediğiniz bir durak olarak görün.

Yazımızı Vince Lombardini’nin bir sözüyle bitirelim:

“Önemli olan yere düşüp düşmemen değil, tekrar ayağa kalkıp kalkmamandır.”

Doğru bildiğiniz şeylerin gerçekten doğru olup olmadığını biliyor musunuz? İnsanın cahil aklıyla  doğru olarak gördüğü şey,  cehaletin verdiği acıyla karşılaştığında artık yanlış olarak görünecektir. Bir zamanlar yanlış  bildiğiniz şey, acıyla karşılaştığınızda bu sizi olgunlaştırmaya, yanlıştan dönmeye, yanlıştan öğrenmeye itecektir. Yani dünün yanlışı bugünün doğrusu olabilir.

Bir şeyi kovaladığımızda çoğu zaman önceliğimiz peşinden koştuğumuz şey oluyor ve diğer şeyleri ikinci plana atıyoruz. Aslında istediğimiz sonuca ulaşmak için at gözlüğü takıyoruz çoğumuz. At gözlüğünün ardındaki gerçeklik; hayatın görünenden çok daha fazla olmasıdır. Bu yüzden at gözlüğü takan kişinin, gözlüğün maliyeti işlevinden büyük olduğu  takdirde gözlüğü çıkartabilmesi gerekir. Yani yeri geldiğinde peşinden koştuğumuz şeyden vazgeçmek, araştırmak, eleştirel bakmak, körü körüne bir şeye inanmamak gerekir.

Bazen bazı şeyleri bırakmamızın zor olduğunu ancak bırakmazsak özgür olamayacağımızı anlatan ders verici hikayeyi paylaşmak istiyorum:

Konfüçyüs, bir gün elinde bir cam kavanoz, öbür elinde irice, kırmızı bir elmayla sınıfa girdi. Girer girmez sağ elini havaya kaldırarak sordu: “Bu elimde gördüğünüz şey nedir?”

“Kavanoooozz!…”diye koro halinde cevap verdi öğrenciler.

Konfüçyüs diğer elini havaya kaldırdı: “Peki bu nedir?”

– “Elmaaa…”

Ellerini indirdi. Kavanozu kürsünün önüne koydu. Elindeki elmayı içine attı. Gülümseyerek sınıfa döndü.

– “Kavanozdan çıkarmayı başaran elmayı yer.”

Çocuklardan biri kalktı. “Ben çıkarabilirim.”

“Gel çıkar bakalım.” Dedi Konfüçyüs. Elini kavanoza rahatça soktu , elmayı kolayca avuçladı. Ama bir türlü elmayı dışarı çekemedi. Elma ile birlikte eli kavanozun ağzına sığmıyordu. Fakat çocuk elmayı da bırakmak istemiyordu. Konfüçyüs’e yalvarırcasına baktı.

– “Hocam elimi kurtaramıyorum.”

“Elmayı bırak .” dedi Konfüçyüs.

– “Ama elma yemek istiyorum.”

Bütün sınıfla birlikte Konfüçyüs de bir kahkaha attı:

– “İki şeye aynı anda her zaman kavuşamayabilirsin oğlum. Tercih yapmak zorunda kalabilirsin.”

Çocuk düşünüyor, formül arıyor, ama bulamıyordu. Ya eli kavanozda kalacak ki o takdirde zaten elmaya kavuşamayacaktı, ya da elmadan vazgeçip elini kurtaracaktı.

İki şıkta da elmayı yeme zevkinden mahrum kalıyordu. Mecburen elmadan vazgeçti elini kurtardı.

Konfüçyüs sınıfa sordu: “Başka denemek isteyen var mı?”

Birkaç çocuk daha denemek istedi, ama başarılı olamadılar. Sonunda herkes yerine oturdu…

Konfüçyüs sınıfa dikkatle baktı.

– “Peki bu elmayı ben kavanozdan çıkarabilir miyim?”

“Hayııır!… “ diye bağırdı tüm sınıf “ imkansııız.”

Ve Konfüçyüs imkansızı başardı. Herkesin gözünün önünde avucunu açtı. Kavanozu ters çevirdi, elma yuvarlanarak eline düştü.

Bu sonucu gören herkes çok şaşırmıştı. Bu kadar basit bir yöntem neden kendi akıllarına gelmemişti?

Konfüçyüs ise herkesin aksine son derece ciddi görünüyordu.

“Çocuklar” dedi. “Aslında bu göründüğü kadar basit bir şey değil.”

“Ama çok basit” diye cevap verdi çocuklardan biri, “ kavanozu ters çevirince elma avucuna düşüyor.”

“Görünene aldanma evlat” derken konuşan çocuğa döndü Konfüçyüs.

Elma tutan elini havaya kaldırdı, herkese gösterdi:

“Gerektiği zaman bir şeyi bırakabilmek, gerçekten basit bir iş değil.”

“ Unutmayın: Bırakmanız gerekeni bırakmadan ,özgür olamazsınız.”

Konfüçyüs’ ün dediği gibi bir şeyi bırakabilmek zordur. Size zarar veriyorsa, size  bir faydası yoksa gerektiğinde peşinden koştuğunuz şeyden veya size dayatılan, çoğunluğun tamam dediği inançlardan vazgeçip yeteneklerinizi yaratıcılığa dökmek gerekir.

Immanuel Kant:

“Kendi aklını kullanma cesaretiniz olsun. Kendi aklını kullanmayan, insan olamaz, başkasının parçacığı olur.”

Zaman zaman birçok insan, bir işe başlarken veya planlanan bir işi yapması gerekirken yerine başka bir aktivite yapıyor, planlanan işlerini ileri tarihe atıyor. Yani erteliyor. Erteleme kimisinde seyrek, kimisinde daha sık yaşanan bir davranıştır ve ertelenen şeyler son anda sıkışınca  aynı zamanda insanda stres ve kaygı yaratmaktadır.

Yapılan işte de olumsuz sonuçlar doğurabilmekte ve verimi düşürebilmektedir. Kimisi ailesiyle, sevgilisiyle olan sorunları çözmeyi , kimisi işinden istifa etmeyi, kimisi kendi işini kurmayı erteler.

Yumurta kapıya dayanınca insan kendini zorlayarak işe koyulur. Bu sefer de bir pişmanlık, depresyon hali sarar insanı: “ Neden daha önce başlamadım.”  Son dakika yapılan iş de yarım yamalak ve kalitesiz olur. Yani bu ertelemeler sadece insanı değil, çevresini, işini, geleceğini de olumsuz etkilemektedir.

Ertelemenin sadece insani bir sorun olmadığını gösteren  en iyi örnek Newton’un birinci hareket yasasıdır. Etki eden bir dış kuvvet yoksa duran bir nesne durmaya, hareket eden bir nesne ise sabit bir hızla hareket etmeye  devam eder. Yani sadece insanlar değil, hiçbir şey ya da nesne itici kuvvet olmadan pozisyonunu değiştirmiyor.

Her insanın itici kuvveti farklıdır. Kimisinin ev, araba almak, kimisinin rahat bir hayata kavuşmak, kimisinin ise gezmek… Ne olursa olsun insanın harekete geçmesi için itekleyici bir sebebi olması gerekir. Sizinle sürekli işini erteleyen bir adamın çevresine yaşattığı sorunları anlatan bir hikaye paylaşmak istiyorum:

Uzak bir diyarda şirin bir köy vardı…

Bu köyde yaşayan tatlı sözlü fakat kötü huylu bir adam evinin önündeki yolun üzerine dikenler ekmişti. Yoldan geçenler bu duruma kızdılar ve dikenleri sökmesi için o adamı uyardılar. Fakat adam bu uyarılara aldırış etmedi. Dikenler günden güne büyüdü, gelip geçenlerin ayaklarını kanatacak kadar çoğaldı. Öyle ki yolu kullananların elbiseleri yırtılıyor ayakkabısız yoksulların tabanları sızım sızım sızlıyordu. Şikayetler iyice artınca köyün muhtarı o kötü huylu adamı ciddiyetle uyardı:

– Bunları mutlaka sök!

Adam başkalarını rahatsız etmeyi umursamıyordu. Muhtara,

– Olur, bir gün sökerim, diye cevap verdi.

Fakat adam, “bir gün sökerim” deyişinin üzerinden epey zaman geçtiği halde dikenleri sökmedi. Sadece muhtar değil, pek çok insan onu defalarca uyardı. Fakat adam her seferinde, “yarın hallederim, öbür gün yaparım…” diye oyalanıp durdu. Bu arada günler geçip gidiyor, dikenlerse kök salıp güçleniyordu. İş öyle bir noktaya geldi ki muhtar daha fazla dayanamadı. Adamın yanına gidip ona çıkıştı:

– Yalancı! Verdiğin sözü yerine getirmek için artık adım at. Yeter sürüncemede bıraktığın. Seni son kez uyarıyorum!

Fakat anlamışsınızdır ya adam tam anlamıyla vurdumduymazın tekiydi. Muhtara,

– Bey amca, önümüzde çok günler var. Bugün olmazsa yarın… Demesin mi?

Muhtar adamın aklını başına getirmek için son kez konuştu:

– Hayır, acele davran! İşi savsakladığın yeter. Sen yarın sökerim öbür gün hallederim deyip duruyorsun ama her geçen vakit o kötü otlar daha da gençleşiyor. Onları sökecek olan sen ise yaşlanıp güçsüzleşiyorsun. Onun için seri ol, vaktini boşa geçirme!

Siz de hayalleriniz için seri olun. Vaktinizi boşa harcamayın. Üşenmeyin, ertelemeyin, zamanım yok demeyin ve bugün başlayın!

“Ertelemek yaşamı kaçırmaktır.” – Windy Dryden

Nasıl ki gül dikensiz olmaz, insan da kusursuz olmazmış. İnsana, kendinde var olan kusurları görmek, onlarla yüzleşmek ve kabullenmek zor gelir. İnsan, yüzleşemediği kusurlarını başkalarında arar ve kendince onu düzeltmeye çalışır. İnsanın kendi kusurlarını düzeltmek için yapmadığı bir şeyi başkasından yapmasını istemesi veya beklemesi ne kadar doğru? Yani bir kör başka bir köre yol gösterirse ne olur? Cevap çok basit. İkisi de çukura yuvarlanır.

Hani hep hayıflanıp dururuz ya! Nerede bu insanlık? Hiç insanlık kalmamış! Bu insanlığın hali ne olacak? Çözüm insandadır. İnsan ancak kendini düzeltirse dünyayı düzeltebilir, güzelleştirebilir. İnsan kendi içine dönüp ruhuna yük olan, içindeki kıskançlık, haset, kibir, başkasını hor görme, kin gibi kötü duygu ve düşünceleri atıp yerine hoşgörü, saygı, sevgi, ahlak, merhamet, adalet gibi ruhuna hafif gelecek erdemleri kalbinde yer etmesini sağlamalı.

Gelin birlikte kendi hatalarını görmeyip başkalarının küçük hatalarını kaçırmayıp yüze vuran dört adamın hikayesini okuyalım:

Dört adam yolculuk ediyordu. Uzun yolculukları boyunca şehirden şehre uğramışlar farklı zamanlarda farklı yerlerde konaklamışlardı. O gün de yorgun argın bir şehre girmişlerdi. Namaz vaktinin geçip geçmediğinden emin değillerdi. Ama yine de bir mescide girip namaz kılmaya karar verdiler. Huzur ve saygı içinde namaza durdular. O sırada mescidin müezzini içeri girdi. Adamlardan biri onu fark edince namazda olduğunu unuttu.

“Sağlam Ağaçlar En Sert Rüzgarlarda Yetişir” adlı başarı öyküsü için>>

– Ey müezzin, ezanı okudun mu? Yoksa daha vakit var mı, diye sordu.

Adamlardan bir başkası, kendisi de namazda olduğu halde:

– Arkadaşım konuştun, namazın bozuldu, dedi.

Üçüncü adam da gülümseyerek ikinciye seslendi:

– Yahu onu niçin kınıyorsun? Önce kendini kına; çünkü senin de namazın bozuldu!

Müezzin şaşkınlıkla bu konuşmaları izliyordu.

Derken dördüncü adam da arkadaşları gibi davrandı. Kendinden emin bir şekilde,

– Allah’a çok şükür, ben sizin gibi namazımı bozmadım, deyiverdi.

Sonunda dört adamın da namazı bozulmuştu. Müezzin hem adamların haline güldü hem de şöyle söylendi:

– Başkasının ayıbını söyleyen asıl kendisi kaybetti. Kendi ayıbını görebilen kişiye ne mutlu!

Bu dört adam kendi ayıplarını görmeyip birbirlerinin ayıplarını açığa çıkarmışlardır. Eğer kişi kendi kusurlarını görebilirse tedavisi kolaydır. Biz kendimizden sorumluyuz. Başkasının değil kişi kendi hesabını verir. Başkalarında beğenmediğimiz hal ve durumları kendimiz de bulundurmamalıyız.

“Başkalarının yanlışlıkları ve kötülükleriyle uğraşarak ruhunu karatma. Düzeltilmesi gereken biricik insan kendinsin.” – Ralph Waldo Emerson

İnsan tercihleriyle hayatını güzelleştirebilir de çirkinleştirebilir de. İnsan hayatına, kendisine ve çevresine kötü sözler söyleyip yuhalıyorsa enkazlar yaratır, fakat hayatına, kendisine ve çevresine güzel sözler söyleyip sevgi ve tebessüm katıyorsa harikalar yaratır. Yani hayatımızı anlamlı kılmak ve güzelleştirmek bizim elimizdedir. Hepimiz bir başkasının yaşamına ışık tutacak, hayatını güzelleştirecek kadar güçlüyüz aslında.

Kelebek etkisini bilir misiniz?

Edward Norton Lorenz’in kelebek etkisi teorisini birçoğumuz duymuşuzdur. Lorenz teorisiyle ilgili şu örneği vermiştir: “Amazon ormanlarında bir kelebeğin kanat çırpması , ABD’ de fırtına kopmasına neden olabilir. Farklı bir örnekle bu, bir kelebeğin kanat çırpması, dünyanın yarısını dolaşabilecek bir kasırganın oluşmasına neden olabilir.” Bunu bir hikayeyle pekiştirelim:

Bir lisenin eski mezunlarının buluştuğu gün, bazı eski öğrenciler kürsüde okula dair hatıralarını anlatıyorlardı. Yirmi yıl önce mezun olmuş öğrencilerden biri, ikinci sınıftaki sanat öğretmeninden bahsetti. Üniversiteye gitmeye onun teşvikiyle karar verdiğini ve şimdi iyi bir üniversitede profesör olduğunu, hayatından da memnun olduğunu söyledi. Günün ilerleyen saatlerinde, öğretmen ile eski öğrenci, uzun yıllar sonra birbirini bulmayı başardılar.

“Öğrettiklerim hakkında söylediklerin için teşekkür ederim” dedi sanat öğretmeni. “Bana çok güzel bir gün geçirmemi sağladın.”

“Rica ederim” diye cevap verdi öğrencisi. “Teşekkür etmek benim boynumun borcu. Çünkü siz günümü değil, bütün bir hayatımı güzelleştirdiniz!”

Her insanın kendi hayatında farklılıklar yaratabilecek kadar yaratıcılığı vardır. Ve bunu sadece kendi hayatımızı anlamlandırmak, güzelleştirmek için değil; başkalarının hayatlarına dokunabilmek, ışık tutabilmek, anlam katabilmek için de kullanabiliriz. Biliyoruz ki başkalarına yapacağımız küçük  bir davranışın bile geri dönüşü vardır. O zaman sadece kendimiz için değil, başkaları için de bir şeyler yapmalıyız.

Ne güzel özetlemiş Konfüçyüs :

“Bir insan, hayatını kurarken başkalarını da destekliyor, kendini geliştirirken, başkalarının da gelişmesine yardımcı oluyorsa o, insanları seviyordur.”